Anneliğin içgüdüsel
bir şey olmadığı kabul ediliyor edilmesine
ama, annenin çocuğu için duyduğu sevginin
olağanüstü güçlülüğü; benzersizliği,
ancak doğanın sırlarıyla açıklanabileceği
inancı ve fikri yaygınlığını koruyor. İçgüdü
yerine sevgi konuyor ve içgüdünün tüm özellikleri
sevgi kavramına yakıştırılıyor.
İster bir içgüdü
olarak, isterse doğanın lütfettiği pek özel
bir sevgi türü olarak annelik miti, bize her
zaman tarihi tanık gösteriyor. İnsanlığın
başından beri süregelen bir durumun
sorgulanamazlığını iddia ediyor.
Oysa tarih,
en azından Avrupa'nın iki yüzyıl süreyle
"annelik sevgisi" diye birşey tanımadığını
gösteriyor. 17. ve 18. yüzyıllarda
bebeklerin çok büyük bir çoğunluğunun doğumdan
hemen sonra ücretli sütannelere terkedildiğini;
çoğu insanın gerçek annesini hiç tanımadan
ölüp gittiğini gösteriyor. Elisabeth
Badinter'in "Annelik Sevgisi" adlı
araştırmasından, bu iki yüzyıl boyunca
Avrupa'da çocuk hayatının ne kadar değersiz,
çocuk ölümlerinin ne kadar sıradan ve
annelik sevgisi denen şeyin ne kadar bilinmez
birşey olduğunu çarpıcı örnekleriyle öğreniyoruz.
18. yüzyılın
sonlarında durum ansızın tersine dönüyor
ve 17. yüzyılın duygusuz kadını anaç bir
tavuğa dönüşüyor. Rousseau'nun toplumsal
görüş ve projesinde temelini bulan yeni rol
bölüşümünde annelik kutsal bir görev, kaçınılmaz
olarak ızdırabı da içeren mutlu bir
deneyimdir. Bir kadının yapabileceği en
iyi, en soylu ve aslında tek- şeydir... Çocuğu
koruma ve kollama görevini artık resmen
annenindir.
Ancak, 20. yüzyılın
son çeyreğinde, neredeyse iki yüzyıl
boyunca hükmünü sürdüren analık miti'nde
ve bu mit üzerine inşa edilen kutsal annelik
sevgisinde derin yaralar açıldığını görüyoruz.
1970'lerin öncü kadınları, önce annelik içgüdüsünü
reddediyor, toplumdaki asli görevlerinin eş
ve analık olarak tanımlanmasına karşı çıkıyor;
bununla da yetinmeyip, sadece anneye özgü özel
bir sevgi türüne de itiraz ediyor ve şöyle
diyorlar: Annelik sevgisi diye özel bir sevgi
türü olduğu da, annelik içgüdüsü de bir
efsaneden başka birşey değildir. Annelik,
çağlara ve törelere göre değişen özellikler
gösterse de aslında toplumsal bir tavrın,
öğrenilmiş bir mesleğin adıdır.
Çağdaş kadınlardan
yükselen ve analık mitini sorgulayan bu ses,
çağımızda, bilim dünyasında da yankılarını
buluyor. Giderek artan sayıda bilim adamı,
anneliğin içgüdüsel bir duygu olduğu
tezinden, öğrenilen bir rol,bir davranış
kalıbı olduğu tezine doğru kayış gösteriyorlar.
Çocuk ruh sağlığı ve hastalıkları ile
ilgili çalışmalarıyla tanınan Hacettepe Tıp
Fakültesi Çocuk Ruh Sağlığı Kliniği Başkanı Prof.Dr.Atalay Yörükoğlu, anneliğin içgüdüsel
bir yetenek değil öğrenilen bir davranış
olduğunu savunan bilim adamlarımızdan biri.
Şöyle diyor Yörükoğlu:
"Annelik yeteneği, sanıldığının
tersine, tümüyle içgüdüsel bir yetenek değildir.
Yapılan bilimsel gözlemler, ister memeli
hayvanlarda olsun ister insanlarda olsun
annelik duygusunun ve davranışının büyük
ölçüde sonradan kazanıldığını kanıtlamaktadır.
Kuşlar ve memeli hayvanların dişileri
yavrularını özenle besler, bakar ve
savunurlar. Bu gözlemlere dayanarak, annelik
yeteneğinin içgüdüsel olduğunu söyleyebilir
miyiz? Anneliğin içgüdüsel ya da doğuştan
gelen bir temeli olsa da, öğrenmeyle çok
ilgili olduğunu gösteren kanıtlar vardır."
Psikolog Acar
Baltaş ise, anneliği içgüdüyle öğrenmenin
birleşiminde oluşan bir deneyim olarak tanımlamaktan
yana. Baltaş, çocuğu karnında taşımanın
getirdiği hormonal, kimyasal değişikliklerle
annede içgüdüsel bir duygu gelişebileceğini
belirtiyor ama asıl üzerinde durduğu nokta
başka. Baltaş, önemli olanın "çocuğun
yakınlık duyduğu ve model aldığı yetişkinin
kim olduğu" meselesi olduğunu ifade
ediyor ve şöyle diyor:
"Anne içgüdüleriyle
daha sonra öğrendiklerini bir araya getirir.
Baba da çocuğun ihtiyaçlarına ve duygu dünyasına
hitap edebiliyorsa çocuk için önemlidir.
Eskiden süt veren bir annenin çocuk için çok
önemli olduğu söyleniyordu. Bugün hem anne
hem de baba için kriterler değişmiştir. Çocuğun
yakınlık duyduğu, model aldığı birey,
ona şefkatle yaklaşan, duygusal ihtiyaçlarına
cevap veren, verici bir yetişkindir."