Sonunda
beklediğimiz yağmurlar geldi.İçim içime sığmıyor.Genelin
aksine yağmuru, yağmurlu çamurlu sokakları ve
geceyi çok severim.Daha önceki yazılarımın
birinde de bahsetmiştim.Güzün yağan ilk yağmurda
kendimi sokaklara atar ıslanırdım, bir çeşit arınma
ayiniydi benimkisi.Bu sene ilk yağmuru iç sıkıntımın
etkisinde camın arkasında karşılamıştım.Ama
gelen ikinci yağmuru kaçırmadım. Çıktım sokağa,
insanlar sağa sola kaçışıp sığınacak bir köşe
ararken ben kafamı gökyüzüne kaldırdım, ağzımı
açtım ve damlaların ağzıma, yüzüme, oradan
kayarak boynuma akmasına müsaade ettim.Kollarımı
iki yana açtım ve kucakladım mevsimin tüm güzelliğini.O
yüzden midir bilmem ama bu yeni haftaya coşkuyla
ve sevinçle girdim.
Yağmurla
yaşadığım bu olağanüstü aşktan sonra aklım
eski günlere gitti;İzmir'de yaşıyorum, Karşıyaka'
da.Ancak bundan beş yıl öncesine kadar Göztepeliydim.O
yıllarda özellikle bahar aylarında hani havanın
ne çok serin ne de çok sıcak olmadığı günlerin
gecesinde yapmayı en çok sevdiğim eylem gecenin
bir yarısı, el ayak çekilince kendimi sokaklara
atmak olmuştur.Tek başıma dalardım ara
sokaklara.Perdesi, penceresi, hele bir de eski
evlerdense illa da sokak kapıları açık evlerden
içerileri, içerideki yaşamları seyre dalardım.
Bir
evden çocukların canhıraş bağırtılarına karışan
annenin isyanı gelir kulağa, evin beyi
televizyonun karşısındadır kesin ve maç özetlerini
almaktadır.Bir başka evde belli ki komşular gelmiştir.Erkekler
bir köşede toplaşmış, ihtimal birbirlerine
duydukları en son bel altı fıkraları yan
taraftaki hanımlarına kaçamak bakışlar atarak
anlatmakta, hanımlarsa ellerinde işleri bir yandan
dedikodu yaparlar bir yandan da sağa sola koşturan
çocuklarına müdahale etmektedirler.
Hop!
geçiyoruz yan tarafa, biraz da oraya misafir olalım.Aman
Tanrım! O da ne? Balkonda çilingir sofrası, evin
beyi kurulmuş yüzünde gururlu bir gülümseme,
burnuma mis gibi zeytinyağına bulanmış domates
ve soğanın kokusuna karışmış, kızartmalardan
artık dibi iyice kararmış sapı kırık kızartma
tavasında inadına gevrek gevrek kızarmış balığın
kokusu geliyor, ha bir de evin beyinin arada
bir dibini masaya vurduğu dışı terli çay bardağındaki
rakı...Benim takılıp kalmış bakışlarıma karşılık
beyefendi tüm kibarlığı ile kadehini bana kaldırıyor.Oh
be, tadı da pek güzel geldi, içmiş kadar oldum,
afiyet olsun,Allah huzur ve mutluluğunuzu daim eder
inşallah!
Ne
de güzeldir o ara sokaklardaki aralık perde ve açık
pencerelerin ardındaki yaşam, ne kadar doğal...Büyük
şehirlerde yaşıyorsanız bu güzellikleri gerçekten
sadece ara, arka sokaklara sıkıştırılmış küçük
mahallelerde yakalarsınız.Korkmadan o mahallelere
dalın, insanlar hala dost, hala sıcak.Bizim o lüks
apartman katlarımızdaki soğuk dünyamız- dan, yüzeysel
ilişkilerinden, arkanızı sürekli kollar
vaziyette yürümek zorunda hissettiğiniz
caddelerinden daha canlı ve daha gerçektir.
İşte
bu hafta sonu uzun süredir terk ettiğim ara
sokaklarıma geri döndüm. Eskinin canlılığı
olmasa da ve ülkemiz koşullarına, yaşadığımız
sıkıntılara, savaşlara, genel hüzün havasına
inat devam eden bir coşkuyu yakaladım, hayatı
yakaladım o canım, dostum sokaklarımda...
Bu
konuda beni tekrardan canlandıran da evime temizliğe
gelen ama bir temizlikçiden çok akıl hocam olan
Saniye Hanım' ın anlattığı bir anı oldu.Saniye
hanım Doğudan göçüp gelen biri evli beş çocuklu,
okuması yazması olmayan ama dünya görüşü ile
benim duvarda asılı üniversite diplomamın beş
para etmediğini bana her fırsatta hissettiren
ilginç bir Kürt kadınıdır.Bana geldiği günlerin
yarısı o yarım Türkçe'si ile yaptığı ama bana
da çok şeyler katan sohbeti ile geçer.Köyünden
gelirken yanında getirebildiği tek eşyası köy
yaşantısını içeren anıları olmuştur ve
onları tüm iyi niyeti ve canlılığı ile benimle
paylaşır, bununla da hep övünür. Neyse hikayesi
aynen şöyleydi;Uzak akrabalarından biri tıp eğitimini
tamamladıktan sonra ihtisasını yurtdışında
tamamlamış ve oradan da bir hanımla evlenerek
yurda geri dönmüştür.Evin, şehrin, ülkenin
yabancısı hanıma yardımcı olması için de
Saniye Hanım' dan ricada bulunur. Bizimkisi gider
gitmesine de evin hanımının ürkek, sıkılgan ve
biraz da ağlamaklı halinden pek bir içlenir.Saniye
Hanım inatçıdır.Önce vatan hasretinden, sonra
dinden açar konuyu, konu konuyu takip eder, alttan
girer üstten çıkar ve evin hanımının güvenini
kazanır.Akrabası şaşkındır. Hanımının bu
kadar çabuk Saniye Hanım' a güvenmesi ve dost
olmalarına akıl sır erdiremez ama karışmaz
da...Bir gün Saniye Hanım evin hanımını evine
akşam yemeğine misafir etmek istediğinden
bahseder.Adam şaşırır, hanımının gelmeyeceğini
söyler.Ama düşünülenlerin aksine evin hanımı
kalkar gider Saniye Hanım' ın iki göz
fakirhanesine.Sofraya otururlar.Bu arada eve sürekli
mahalleden insanlar girip çıkmaktadır.Misafir
bundan rahatsız olur.Saniye Hanım bu, kaçar mı
hiç ondan? Döner misafirine :"Bu insanlar
sanma ki seni merak ettikleri için
gelmektedirler.Bizim evlerimiz- de kapılarımız hiç
kapanmaz.Konu komşu, ağlamak, gülmek, konuşmak,
susmak isteyen herkes eve girer.Masamdakini, tabağımdakini,
bardağım- dakini ve en çok da yüreğimizdekileri
paylaşırız Allah ne verdiyse.Biz böyle çoğalır,
büyürüz ve mutlu oluruz.Paylaştıkça varız.Yoksa
bir kuru daldan, bir taş parçasından farkımız
olmaz bu koca ve yalnız dünyada... Gel, rahatla ve
ekmeğimizi paylaş bizimle!" der.
İşte
böyle sevgili dostlarım, hepimizin evimizin ve yüreğimizin
kapılarını açık tutacağımız günlere kavuşabilmemizi
umarak yeni haftanın mutluluk ve huzur getirmesini
diliyorum.
Hepiniz
sevgiyle ve sağlıcakla kalın dostlarım.
|