Dr Tuncay Filiz  l  Sağlık  Recete  l  Katılımcılarımız  l  Pozitif Köşe Linkler  l İletişim

 

Arşiv

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kim İçin Yaşadığımız
(Dr. Levent Bilgin)

     Yazarın Diğer Yazıları

            

  Bir benzetişte, “dünya hayatı” raylar üzerinde tren yolculuğu olarak anlatır. En çok merak ettiğimse,hangi sarp dağın hangi dar geçidinde olduğumuzdur bu yolculukta. Hangi dar ve karanlık geçit ki, her şeyimizle titrek,diken üzerinde,telaşlı ve güvensiz gözlerle bakıyoruz etrafa.
  Sabah kalkışımız, trafiği, otobüs ya da metro kapılarını tepişimizden, gittiğimiz üniversitenin hocalarına sıralarına bakışımıza... ve hatta patikalar asfaltlar bile titriyor kim bilir... ne zaman ne yapacağı belli olmayan adımlarımızı gördükçe.
  Sokak sokak dolaşan simitçi ya da eskicilerin bile avâzlarında sanki bir kopuşun telaşı gizli. Esnafın pazarcının “buyrunlarında” ayrı bir bıkkınlık...
Gazete haberlerini geçin, köşe yazarlarının bile düşünceleri, kalemlerinden dikensi bir fontla dökülüyor sanki.
  Köylüsünden kentlisine... sözler muhabbet edalı ama, arkası bomboş. Dil dudak diyarının ürünü sadece konuşmalar. Telefonlarda mektuplarda ilk 5-10 cümle en güzel ton ve tebessümlerle süslenirken... sahibi söylenenden bihaber. Yakınmak ya da Polyanna’cılık yapmaktan daha öte değil gündemi ve sorunları değerlendirişimiz. Her türlü fikri hapsettiğimiz çöplüğün kokularından başka kalmadı fikrimiz... zenginliğimiz.
  Sonra, ne parasız mutluyuz ne de parayla. Ne kazandığımızla gülüyor yüzümüz ne de çaldığımızla.
Çünkü hiç birimiz birilerinin kazandığı kadar rahat kazanamıyor ve onlar kadar çok çalamıyoruz ve onlar kadar gündemde de olamadık olamayız. Hasılı her şey kaybetme korkusuyla capcanlı. Selam verirken, hal hatır sorarken, neyi kaybediyor olduğumuz endişesini atamıyoruz bir türlü. Oy verirken olduğu gibi. Yeni bir fıtrat mı kazanıyor dünyamız bilemem... yangından mal kaçırma endişesinin yarattığı boşlukta savruluyoruz... ve neden kaygılı olduğunu bilmeyen kaygılarımız...
  Birde, bir araya geliyor, en yeni teknolojilerle bu yeni fıtratımızı gizlemek uğruna dev sektörler oluşturuyoruz, reklamlar, ajanslar, sporlar...
  Niyetlerimiz; bizim bile şifresini çözmekten aciz olduğumuz dosyalar gibi meçhul.
  Ve böylece... kimin ne için ya da kimin için yaşadığını da unutuyoruz an be an.
  Birilerini taklit adına çıktığımız tatillerimiz dahi,özünde birilerine tatil yaptığımızı, harcadığımız paranın kilosuyla ne kadar da hayatın gözüne gözüne vurduğumuzu anlatmak için. Evimize aldığımız eşyamız... takıldığımız eğlence yeri... kıyafetimizin markası...
  Yüksek öğrenim telaşımız, aslında yüksek öğrenimli dedirtmek için.Arabamız zengin, ses tonumuz kültürlü, müziğimiz kafiyeye ayak uydurmak için. Daha kötüsü de olabilir mi demeyin, daha kötüsü sevgilerimizde. Ebeveynimizi, köyümüzü, dostumuzu sevişimizde... ziyaret etmedi aramadı dedirtmemek için.
  Ya aşklarımızı da aynı illete kurban edişimize ne demeli. Sevdiği varmış dedirtmek için seviyor gözüken el ele tutuşanlar, aşkını dize getirtirmiş dedirtmek için taş kesilen yürekler... o en masum duygularımıza başkaları için kıyışımıza ne demeli.
....
  En yakınımızda gelişen ölüm haberlerine sedefli bir hasta gibi kulak tıkayışımız uzağından geçişimiz ya da modern camilerde “yas modasına” uygun siyah renklerle duygusuzca arz-ı endam edişimiz. Eğer varsa yaş tutan gözünden birkaç damla düşüren, o da kendi mutsuzluğunu bir an için hissedebilmesinden.
  Ahh.. ne ölümsüzlüğü düşünüyoruz ne ölümü, ne Allah’ı düşünüyoruz ne de şeytanı. Her gün ölüp her gün dirilen güruhun içinde olduğumuzdan başka tesellimiz de yok.
  Namusuyla satabildiği bir simit ve ağız tadıyla harcayabildiği kuruş, her vuruşunda engelleri biraz daha aşındırdığına sevindiren bir kazma ve her canlıya baktığında şükreden o “manaya” sahip olmadan tüketiyoruz ömür hazinemizi.
  Hasılı... kimin için yaşadığımızı bilmiyoruz ama, kendimiz için yaşamadığımız ayan beyan ortada. Kendimiz için sevmediğimiz,okumadığımız,çalışmadığımız, yemediğimiz, gezmediğimiz...
  Zindanlar boşalmış ne çıkar, etrafımızda “bakan baktığımız göz” adedince parmaklıkların arkasındayız ya...
  Eskiden, roma zindanlarında çilesini dolduranlar dağlara doğru kaçarmış ÖZGÜRÜM diye...
  Bilmem ki ihtiyar dünyanın bu kadarcık olsun gücü var mı kaçacak?
  İhtiyar gönlümüz bu kadar olsun enerji ve kudrete sahip mi?
  Kendimizi yaşamak için bu kadar cesaretimiz var mı?
  Bu kadar olsun esaretimizin farkında mıyız?
...
  Yada kaçsak.... kaybedecek neyimiz var?
  Sonuç mu, yaşamak ya da ölmek arasındaki tercih kadar net, neden yaşıyoruz sorusunu sorabildiğimiz kadar da gerçekçi...
  Işık  ve  sevgiyle...

 

 
Her Hakkı Saklıdır.Dr Tuncay Filiz 2000