|
Bir
benzetişte, “dünya hayatı” raylar üzerinde tren
yolculuğu olarak anlatır. En çok merak ettiğimse,hangi
sarp dağın hangi dar geçidinde olduğumuzdur bu
yolculukta. Hangi dar ve karanlık geçit ki, her
şeyimizle titrek,diken üzerinde,telaşlı ve güvensiz
gözlerle bakıyoruz etrafa.
Sabah kalkışımız, trafiği, otobüs ya da metro kapılarını
tepişimizden, gittiğimiz üniversitenin
hocalarına sıralarına bakışımıza... ve hatta
patikalar asfaltlar bile titriyor kim bilir... ne zaman
ne yapacağı belli olmayan adımlarımızı gördükçe.
Sokak sokak dolaşan simitçi ya da eskicilerin bile
avâzlarında sanki bir kopuşun telaşı gizli.
Esnafın pazarcının “buyrunlarında” ayrı bir bıkkınlık...
Gazete haberlerini geçin, köşe yazarlarının bile
düşünceleri, kalemlerinden dikensi bir fontla dökülüyor
sanki.
Köylüsünden kentlisine... sözler muhabbet edalı ama,
arkası bomboş. Dil dudak diyarının ürünü sadece
konuşmalar.
Telefonlarda mektuplarda ilk 5-10 cümle en güzel ton ve
tebessümlerle süslenirken... sahibi söylenenden bihaber.
Yakınmak ya da Polyanna’cılık yapmaktan daha öte değil
gündemi ve sorunları değerlendirişimiz. Her türlü fikri
hapsettiğimiz çöplüğün kokularından başka kalmadı
fikrimiz... zenginliğimiz.
Sonra, ne parasız mutluyuz ne de parayla. Ne
kazandığımızla gülüyor yüzümüz ne de çaldığımızla.
Çünkü hiç birimiz birilerinin kazandığı kadar rahat
kazanamıyor ve onlar kadar çok çalamıyoruz ve onlar
kadar gündemde de olamadık olamayız.
Hasılı her şey kaybetme korkusuyla capcanlı.
Selam verirken, hal hatır sorarken, neyi kaybediyor
olduğumuz endişesini atamıyoruz bir türlü. Oy verirken
olduğu gibi.
Yeni bir fıtrat mı kazanıyor dünyamız bilemem...
yangından mal kaçırma endişesinin yarattığı boşlukta
savruluyoruz... ve neden kaygılı olduğunu bilmeyen
kaygılarımız...
Birde, bir araya geliyor, en yeni teknolojilerle bu yeni
fıtratımızı gizlemek uğruna dev sektörler oluşturuyoruz,
reklamlar, ajanslar, sporlar...
Niyetlerimiz; bizim bile şifresini çözmekten aciz
olduğumuz dosyalar gibi meçhul.
Ve böylece... kimin ne için ya da kimin için yaşadığını
da unutuyoruz an be an.
Birilerini taklit adına çıktığımız tatillerimiz
dahi,özünde birilerine tatil yaptığımızı, harcadığımız
paranın kilosuyla ne kadar da hayatın gözüne gözüne
vurduğumuzu anlatmak için. Evimize aldığımız eşyamız...
takıldığımız eğlence yeri... kıyafetimizin markası...
Yüksek öğrenim telaşımız, aslında yüksek öğrenimli
dedirtmek için.Arabamız zengin, ses tonumuz kültürlü,
müziğimiz kafiyeye ayak uydurmak için.
Daha kötüsü de olabilir mi demeyin, daha kötüsü
sevgilerimizde. Ebeveynimizi, köyümüzü, dostumuzu
sevişimizde... ziyaret etmedi aramadı dedirtmemek
için.
Ya aşklarımızı da aynı illete kurban edişimize ne
demeli. Sevdiği varmış dedirtmek için seviyor gözüken el
ele tutuşanlar, aşkını dize getirtirmiş dedirtmek için
taş kesilen yürekler... o en masum duygularımıza
başkaları için kıyışımıza ne demeli.
....
En yakınımızda gelişen ölüm haberlerine sedefli bir
hasta gibi kulak tıkayışımız uzağından geçişimiz ya da
modern camilerde “yas modasına” uygun siyah renklerle
duygusuzca arz-ı endam edişimiz. Eğer varsa yaş
tutan gözünden birkaç damla düşüren, o da kendi
mutsuzluğunu bir an için hissedebilmesinden.
Ahh.. ne ölümsüzlüğü düşünüyoruz ne ölümü, ne Allah’ı
düşünüyoruz ne de şeytanı. Her gün ölüp her gün dirilen
güruhun içinde olduğumuzdan başka tesellimiz de yok.
Namusuyla satabildiği bir simit ve ağız tadıyla
harcayabildiği kuruş, her vuruşunda engelleri biraz daha
aşındırdığına sevindiren bir kazma ve her canlıya
baktığında şükreden o “manaya” sahip olmadan tüketiyoruz
ömür hazinemizi.
Hasılı... kimin için yaşadığımızı bilmiyoruz ama,
kendimiz için yaşamadığımız ayan beyan ortada. Kendimiz
için sevmediğimiz,okumadığımız,çalışmadığımız,
yemediğimiz, gezmediğimiz...
Zindanlar boşalmış ne çıkar, etrafımızda
“bakan baktığımız göz” adedince parmaklıkların
arkasındayız ya...
Eskiden, roma zindanlarında çilesini dolduranlar dağlara
doğru kaçarmış ÖZGÜRÜM diye...
Bilmem ki ihtiyar dünyanın bu kadarcık olsun gücü var mı
kaçacak?
İhtiyar gönlümüz bu kadar olsun enerji ve kudrete sahip
mi?
Kendimizi yaşamak için bu kadar cesaretimiz var mı?
Bu kadar olsun esaretimizin farkında mıyız?
...
Yada kaçsak.... kaybedecek neyimiz var?
Sonuç mu, yaşamak ya da ölmek arasındaki tercih kadar
net, neden yaşıyoruz sorusunu sorabildiğimiz kadar da
gerçekçi...
Işık ve sevgiyle...
|