Ana SayfaTuncay FilizSağlıkLinklerKatılımcılarımızArşivİletişim      



 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 UNESCO MEVLANA YILI 2007 MÜNASEBETİYLE    
       MEVLÂNA ve ANADOLU TARİKATLARINDAN MEVLEVİLİK ÜZERİNE

         18.11.2007

Sevgili Okurlar Merhaba,

Bu konuşmamda, tabii ki sevginizden güç, hoşgörü ve anlayışınızdan cesaret alarak sizleri ölümsüz bir yıldızın, Yüce MEVLÂNA CELÂLETTİN-İ RÛMÎ’ nin huzuruna götüreceğim.

 Sabrınıza ve tahammül gücünüze peşinen teşekkürlerimi sunuyorum.

                                                              "Her gün bir yerden bir yere göçmek ne iyi.

Her gün bir yere konmak ne güzel.

Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.

Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait.

Şimdi, yeni şeyler söylemek lazım."

 

Evet, öykümüz bundan 8 asır öncesine uzanıyor sevgili kardeşler.

 Anadolu, Moğol istilasından sonra ezilmiş, yorgun düşmüş; adeta çökmüş bir vücut halinde... Kaba kuvvet, kılıç şakırtılarının şimşek gibi dağıttığı yörede son sözünü söylemiş… Anadolu insanı, bu  çöküntüden kurtulmak için benliğini ısıtacak bir güneşin doğmasını bekliyor…

 

Ve sonunda beklenen oldu: (6 Rebîu'l- evvel, 604) yani 30 Eylül 1207 tarihinde, YANİ TAM 800 SENE EVVEL,  Anadolu insanını ve ardından dünyayı etkileyecek olay, meydana geldi:

 

Hâlen Afganistan sınırları içinde kalan Horasan’ın Belh Şehrinde, Belh Emiri Mümine Hâtun ile "Bilginler Sultânı" unvanıyla tanınan Bahâeddin Veled’in bir bebekleri, dünyaya gözlerini açtı. Adını Muhammed Celalettin koydular… Daha sonra efendimiz anlamına gelen MEVLANA adını alacak olan bu çocuk, Horasan’daki o bereketli kökten Anadolu’ya, taze bir dal gibi uzandı… ve böylece Moğol ordularının maddi ve manevi bir harabeye çevirdiği Anadolu’nun ortasında, bir bahar rüzgârı gibi esmeğe başladı...

 

Bir buruk ruh hâlinin içinde yaşayan Anadolu'nun cefâkar topraklarının gerçek sahipleri, esmeğe başlayan bu bahar rüzgarı ile, gönüllerinde bir serinlik duymağa başladılar..

 

Bu serinlikle birlikte, yemyeşil vadilerin ıssızlığında, gökyüzüne doğru tüyleri diken diken eden bir feryad, yerle göğün birleşmesini dileyen bir dua şeklinde, "Ben Mevlana’yım" diye haykırmağa başladı. Bu haykırış, topraktan fışkırıp gökyüzüne yükseldi. Gönüllere dolacak ince bir yağmur şeklinde inim inim inlemeye dönüştü:                 

 

“biz birleştirmek için geldik… ayırmak için değil.”

“seviyoruz… işte hayatımızın güzelliği bu yüzden.” (Divan-ı Kebir)

 

“Ben, Allah’a ve insana inanıyorum. Kadın erkek, zengin fakir, siyah beyaz, hristiyan, müslüman ayırımı yapmıyorum… Bütün insanlar kardeştir. Onun için sizleri, Allah’ın sevgi çatısı altında toplanmağa çağırıyorum.”

 

Zaman içinde, Mevlananın bu sözleri, alevden satırlara dönüştü…  kaleme aldığı eserleri, geleceğin insanlarına, birer mektup olarak gönderilmeğe başlanmıştı:

 

"Sevgide güneş gibi olacaksın…

dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi olacaksın…

hataları örtmede gece gibi olacaksın…

tevazuda, toprak gibi olacaksın…

öfkede ölü gibi olacaksın… Ve

her ne olursan ol, ya olduğun gibi görünecek… ya da göründüğün gibi olacaksın."

 

“.meyve ekşi bile olsa, olmadıkça ona ham derler….”

 

“…birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.”

 

“..vazifesini tam yerine getirmemiş olanın vicdan yarasına, ne mazeretin davası, ne ilacın şifası deva getirmiş…”

                                                        
“..kuzgun, bağda kuzgunca bağırır. Ama bülbül, kuzgun bağırıyor diye güzelim sesini keser mi hiç?”

“İyi insanların şarkıları, tâ yukarlardan aşağılara, güneşin ışıkları gibi iniyor.

İyi insanlar yağmur demiyor, kar demiyor…

Ortalık kış kıyamet de olsa,

Kolları sıvamışlar, Taze yaz meyveleri yetiştiriyorlar.

Ben sustum, Sofra kuruldu.

Onlar gül bahçesinden yola çıktı, Bir gün bahçesine doğru.”

 

NEY        HİCAZ

 

Tarihler 15 Kasım 1244’ü gösteriyor. Mevlâna 37 yaşında…  Tebriz’li Şems ile karşılaşıyor. Şems,  üstün kişilikli bir insan… ve Mevlâna’ya, Allah'ın ilâhi büyüklüğünü ve güzelliğini gösteren bir gönül adamı.

 

Şems’in gösterdiği yol sâyesinde, Mevlana'nın şiirleri bir aşk ve coşku volkanına dönüşüyor...

 

“Paramparça olmuş gönlüm, her gece yıldız yıldız semaya dağılıyor.

Kendinden başkasını düşünmeyen sevgilimin büyüsüne tutulmuşum ben.

Bırak da güneş gibi ateşten bir kaftan giyineyim üzerime…

Bu ateş denizi içinde yanarken, cihânı güneş gibi süsleyeyim.”

 

Dikkat buyrulursa Mevlâna'nın şiirleri:  bu büyük ruhun sırrına ermek isteyenlere uzatılmış, değerli birer ipucu... Mevlâna'nın şiirleri sanki bugün yazılmışçasına canlı ve renkli.... Ama aynı zamanda, tarihin bütün katmanlarının hararetini içinde bulduğumuz birer yanık tomar..  Tutanın elini… okuyanın dilini yakması da bundan zaten:

 

O'nun her şiirinde, gönül soframıza, kozmik haritadan devşirilmiş manzaralar dökülüyor:

“Kâh güneşe benziyorum,

Kâh incilerle dolu bir denize.

Gönlümün içinde bir gökküre var… dışında bir yerküre..

Dünya küpünün içinde, bir balarısı gibi uçup duruyorum.”

 

NEY     SABA TAKSİM

 

Tabii, Vahdet-i Vücut (Varlık Birliği) görüşünü incelemeyenler, Mevlâna ile Şems’in ilişkilerini, biyolojik bir yakınlaşmadan öteye götüremez… dolayısıyla da bambaşka yorumlara sahip olabilirler…

 

Aslında Mevlâna Şems'de, "Mutlak Kemâl’in varlığını"… yüzünde de  " Allah’ın envârını, yâni Nur’larını" görmüştü.

 

Mevlana Şems’e, Kâinata yaklaşır gibi yaklaştı… Evren’e yaklaşım da: Allah’tan ibaret.... Her şey, her yer, herkes O...

 

Bir rubaisinde:

 

“Nereye başımı koysam secde edilen O'dur. Bağ, bülbül, sema ve sevgili hep birer bahane… bunların hepsinden maksat O'dur” derken;

 

Şimdi günümüz Türkçesiyle sunacağim rubaisinde de, çokluğun (kesret) aslında birlik(vahdet) olduğunu… dolayısıyla insanların birbirlerine kıymamaları gerektiğini anlatıyor:

 

Beri gel, daha beri, daha beri.

Bu yol vuruculuk nereye kadar böyle?

Bu hır gür, bu savaş nereye kadar?

Sen bensin işte, ben senim işte…

 

Ne diye bu direnme?

Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık?

Topumuz bir tek olgun kişiyiz…

Ne diye böyle şaşı olmuşuz?

 

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?

Sağ, soluna yan bakar, ne diye?

İkisi de senin elin…

Peki, kutlu ne, kutsuz ne?(Hangisi mübarek, hangisi değil)

 

Topumuz bir tek inciyiz…

Başımız da tek… Aklımız da tek.

Ne diye iki görüp kalmışız bu iki büklüm gökkubbenin altında?

Sen habire gevele dur bakalım…

 

Habire:”usul boylu birlik çam ağacı” de…

Sonu nereye varır bunun şu beş duyudan, altı yönden?

Varını yoğunu birliğe çek, BİR’liğe.

Kendine gel… benlikten çık… uzak dur…

 

İnsanlara katıl… İnsanlarla bir ol…

İnsanlarla bir oldun mu, bir madensin… bir ulu deniz.

Aksine kendinde kaldın mı, bir damlasın, bir dane…

 

Dünyada nice diller var, ama hepsinde de anlam bir...

Sen kapıları, destileri hele bir kır, sular nasıl bir yol tutar gider göreceksin. ( Bugünün diliyle Mevlana, A.Kadir 1966)

 

NEY           ŞEHNAZ

                                                                              

Bilirsiniz Anadolu, asırlardır, dinlerin ve tarikatlarının kaynaştığı, kültürlerin harman olduğu, fakat uzun bir süre tüm bunların birlikte yaşama zorunluluğunun da bulunduğu bir yer...  Dolayısıyla böyle bir yörede, hangi millet ve hangi inanç sistemi daha insancıl ve hoşgörülü davranırsa, o sistem egemen olacaktı...

 

İşte bu tarihi dönemde Türklük ve İslamiyet, Yunus Emre’lerin, Hacı Bektaş-ı Veli’lerin, Mevlâna’ların misyonlarını başarı ile ifa etmeleri sonucu, asırlar sürecek bir mânâ ve madde egemenliğinin temellerini attı.

 

Mevlâna’nın yaşayıp, savunduğu ve bütün dünya insanları için geçerli olması gereken yüksek manevi değerler, bügün de kıymetlerini aynen koruyor. O, barış derken dünya barışını… hoşgörü derken tüm insanlar arasında hoşgörüyü… sevgi derken dini, dili, ırkı ne olursa olsun, hiç ayırım yapmadan bütün dünya insanları arasındaki sevgiyi kastediyor.

 

Mevlâna için insan, yaradılışın tek amacı… O, bu inanış çerçevesi içinde hangi dinden, hangi cinsten, hangi sınıftan olursa olsun insana değer veriyor:

 

“Geri dön, bir daha gel, her kimsen bundan evvel!

Dinsiz, mecusî, zındık, her ne isen yine gel!

Umutsuzluk kapısı değildir bizim kapı,

Hep tövbe şişesini kırsan da, koş... Yine gel!”

 

Mevlâna insanı, yaradılış amacının başlangıcı ve sonu sayıyor… ve bu yüzden dinlerin üstüne çıkıyor:

 

“mızrak kalkanı nasıl delip geçerse, ben de geceler ve gündüzlerden öyle geçtim. Bu yüzden bütün dinler bence bir… ve yüzbinlerce yıl, bir an…” (Mesnevi C.I.S 384.3503-3504)

 

“her peygamberin bir yolu, her velinin bir mesleği var. Fakat değil mi ki hepsi de halkı, Hak’ka ulaştırıyor, öyleyse hepsi birdir.” (Mesnevi, C.I.S. 307, 3086)

 

İşte onun içindir ki, insanlar arasında hiçbir ayırım yapmadan hepsini kutsal bir bütün sayan…

inanışı, ırkı, cinsi ne olursa olsun bütün insanları aynı sevgiyle kucaklayan Mevlana, ölümü üzerinden sekiz asır geçmesine rağmen, bugün bütün dünya insanlarının en çok muhtaç olduğu bir sevgi ve hoşgörü pınarı..

 

70000 beyiti aşan Mesnevi ve Divanı, bütünüyle bu duygulara yer verir.

 

Velhasıl sevgili okurlar Mevlâna bütün dünya insanlarına gönderilmiş bulunan bir mutluluk reçetesi… ve bu reçetenin formülü de son derece basit:

 

“BİR,  TEK ALLAH’A İNANARAK  BARIŞ, SEVGİ VE HOŞGÖRÜ İÇİNDE…

BİRBİRİMİZİN SORUMLULUĞUNU TAŞIYARAK BİRLİKTE YAŞAMAK…”  

 

NEY       HUSEYNİ

 

 

****************************

 

Konuşmamızın bu bölümünde, Mevlevilik ve Sema Âyini üzerinde durmak arzusundayız:

 

Derinlemesine ve tarafsız bir incelemede Mevleviliğin, Mevlâna’nın sözlerini ve davranışlarını tarikat haline getirmekten başka bir fonksiyon icra etmediğini görürüz… Yani Mevleviliğin, asırlarca ve hâlâ dünyanın dört köşesinden hayranlar bulması… 17 Aralık anma törenlerinde insanların akın akın Konya'ya koşmaları, aslında Mevlevilik için değil… Mevlâna için,...

 

Mâlumunuz Mevleviliğin, bir hayranlar topluluğundan tarikata dönüşmesi, Mevlâna’dan sonra meydana geldi..  Mevlana sağlığında şeyhlik, pirlik veya tarikat kuruculuğu gibi davranış ve unvanlardan hoşlanmadığını daima etrafına sezdirmişti.

 

"Tarikatın merkezi Konya’daki dergâh. Diğer şehir ve ülkelerdeki Mevlevihaneler, Konya’dan yönetilirmiş. 1925’ten sonra, Atatürk’ümüzün tekke ve zâviyeleri kapatmasından sonra merkez Halep’e taşınmış. "

 

Mevlevilik, dolayısıyla mevleviler en güçlü dönemlerinde, çelebi efendilerin padişahlara kılıç kuşandırdığı rivayet edilen günlerde bile, halkın politik ve ekonomik sorunlarına ilgi duymamış; daha çok felsefi yaklaşımlarla gündemde kalmak istemişler...

 

Oysa başka tarikatlar, örneğin Nakşibendiler (*) -günümüzde de olduğu gibi-  halka daha yakın davranmışlar ve siyasi eylemlere dönüşen çıkışlar yapmışlar, halk adına devlet yönetimine katılmaya çalışmışlar. Bunun ne derecede etkinlik kazandığı, demokrasiye geçişten sonraki siyasi hayatımızda, ama özellikle günümüzde örnekleri ile ortada.... Fakat halkla doğrudan ilişkisi bulunmayan ve her zaman “iktidarla barışık” Mevleviliğin, böyle niyetleri hiç olmamış...

 

 (*)1389'da Buhara'nın köylerinden Kasr-ı Arifan'da doğan bir Türk olan Muhammed Bahaüddin Şah-ı Nakşibend'in Orta Asya'da kurduğu Nakşibendilik, aslında tam bir Türk tarikatı idi ve Araplıkla, Arap gelenekleriyle bir ilişkisi yoktu. Orta Asya'da başlayıp filizlenen bu düşünce sistemi zamanla Ortadoğu ile Anadolu'yu da etkiledi, ama yaklaşık 500 yıl boyunca bir tasavvuf sistemi olarak kaldı ve siyasal alanda faaliyet göstermedi. Varlığını halk arasında ve kendine mahsus ritüellerle devam ettirdi.

 

Nakşibendiliğin siyasal zemine kayması, 1770'lerin sonuna doğru Süleymaniye'de doğup Bağdat'ta ve Hindistan'da okuyan Mevlana Halid'in kurduğu ve Nakşibendiliğin bir branşı olan "Halidiyye" kolunun çabalarıyla başladı. Halidilik, Şam'a yerleşen ve ahirete yönelik ibadetlerin yanı sıra dünyevi hayatın ve iktidarın da kontrol altında tutulmasını öngören Mevlana Halid'in dört bir yana gönderdiği halifelerinin faaliyetleri sayesinde hemen her kesimden müride sahip oldu. Müridler arasında, önde gelen bazı devlet adamları da vardı.

 

Kabul etmek gerekir ki, Mevleviliğin günümüzdeki görünüşü oldukça “turistik”... Mevlevi âdap ve erkânı, tekkenin bazı uygulamaları, kimi çevrelerce turizmin hizmetine verilmiş vaziyette...

 

Mevlâna bugün, tutunacak bir kapı arayanların… tekke, yatır, evliya türbesi gezen ve mum yakma alışkanlığı olanların; hatta inanç bunalımı geçirenlerin, ayrıca temel bilgilerden bile yoksun olmalarına rağmen, dinler ve inançlarüstü sentezler bulmaya kalkanların iltica ettiği bir “ilticagâh” haline gelmiş vaziyette.... Mevlâna bugün, Konya’daki türbesini bir çeşit günah çıkarma yeri sayan, kadın-erkek gezginler ordusunun, adeta bir ağlama duvarı olmuş vaziyette...

 

Yıllar önce Kültür ve Turizm Bakanlığı, Uluslararası Mevlâna Vakfı Başkanı ve Mevlâna'nın 22'nci kuşak torunu olan Faruk Çelebi başta olmak üzere,  Türk aydınlarını yanına alarak, özellikle son 20 yılda meydana gelen bu soysuzlaşmayı durdurma gayretine girmişti. 

 

 Ve sonunda istenen oldu. Bu çabalar yeni sonuç verdi:

 

Mâlum 2007 yılı, Mevlana’nın 800’üncü doğum yıldönümü… Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Mevlana'nın 2007 yılının “Dünya Mevlâna Yılı” olarak tüm üye ülkelerde anılması kararını aldı.

 

Başka bir deyimle Unesco, 1990 daki Yunus Emre ve Sevgi Yılı’ndan sonra bu kez bir başka Türk’ün, Mevlâna’nın 800.doğum yıldönümü olan 2007 yılını, “MevlÂna ve Sevgi Yılı” ilan etti. 

 

Böylece dünya genelinde 2007 yılında etkinlikler düzenlendi, Mevlâna tüm insanlığa doğru bir şekilde ve tam olarak anlatılmağa çalışıldı.

 

Ama bizim buralarda Mevlâna esintisi alamıyorum. Adı sanı duyulmamış kişiler için nice etkinlikler yapan belediyelerimiz, dernek ve vakıflarımız Mevlâna’yı yeterince anlamamış görünüyorlar.  

 

Özetle aziz okurlar görüyoruz ki,

 

Mevlâna’nın kaynaklık ettiği evrensel birlik ve beraberlik çağrısı… bunun yanısıra hoşgörü, kardeşlik, aşk ve vecd gibi erdemler, bügün olduğu gibi, daha asırlarca tüm insanlığı besleyecek...

 

Saygıdeğer okurlar,

 

Bundan sonra sunacaklarımızı, bu söylediklerimizin ışığı altında, ticaret ve şov kaygılarından uzak… siz Mevlâna sevdalılarının bilgilerini tazeleme gayretimiz olarak değerlendirmenizi özellikle rica ediyorum:

 

Mevleviliğin popüler özelliklerinin en başında “Semâ Âyini ” geliyor.  Semâ, günümüzde yerli yabancı insanların dikkatini çeken en büyük unsur…

 

Semâ: musiki nağmelerini dinlemek… ama dinlerken vecde gelip harekette bulunmak demek… Semâ yaparken, adeta kendinizden geçiyorsunuz… Yani kendi iç dünyanıza… kendi evreninize dönüyorsunuz. Buna da MUKABELE deniyor…

 

Mukabele ânında ortada, dertlerini sayıp döken; benlikten geçmiş, ruha teslim olmuş bir başka beden var. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir adlı eserinde, Mevlevilerin sema merasimlerini şu söz oyunlarıyla yansıtıyor.

 

“Burada her şey, yaratıcı aydınlığın ve aşkın kendisi olan Allah’ın etrafında dönüyor...

Semazen derviş, Allah’a doğru yükseliyor ve O'nda kayboluyor…

O'ndan doğuyor ve O’ndan ayrılıyor… tekrar O'nunla ve birbiriyle birleşiyor...

 

Çok iyi bilirsiniz, Mevlâna: “Hamdım, piştim, yandım” demiştir. Bu söz, onun bütün düşüncesinin olduğu kadar, bütün bir tasavvuf yolunun da adeta mükemmel bir özeti gibi:

 

Yine bilirsiniz "Benlik", kat kattır... Nefs, birinci katta ham, henüz işlenmemiş bir cevher halindedir; arıtılmaya, saflaştırmaya muhtaçtır. Aramak ise, dairenin merkezine doğru çetin bir yolculuğa çıkmaktır. Yolculuk, merkeze doğru daralan ve giriftleşen halkalar boyunca sürer gider.

 

Ancak çetin sınavlarla, tuzaklarla dolu bu yolculukta, yalnız başına yürünmez. Çünkü, bir kılavuz olmadan, daha önce aynı tecrübeleri yaşamış bir “şeyh” olmadan çıkılan yolculuklarda nefsi, kurtlara ziyafet olarak takdim etmek de var... Ve aslında, “Yolculuk”lardaki sınavlar, yolcunun içindeki cevherin olgunlaşmasına, yolcunun pişmesine, daha doğrusu hakiki hüviyetini bulmasına yardımcı olmak için yapılıyor...

 

Yanmak; eksiklerle, kusur ve hatalarla dolu “beşer” den “mükemmel insan”a (insan-ı kâmil) doğru yükselebilmek demek... Başka bir deyimle yanmak, yeniden doğmak üzere ölmek; yâni yeni bir insan olarak yeniden vücut bulmak demek.... Yanmak, Ruhun, misafir olarak bulunduğu bu dünyadan evine, özüne, yâni “kaybedilmiş cennet”ine dönüşü demek...

 

Yanan; ham olan her şey... Yanan; yabancılaşmış ve uykuda olan benliğin gördüğü bütün rüyalar ve yalanlar... Dolayısıyla, Aşk'ın ateş sofrasına, bütün bu sevgili yalanlarını olanca cömertlikleriyle dökmeyenler, hamlıktan hayatları boyunca kurtulamıyacaklar....

 

Ve Semâ sırasında, tennûrelerin içinde erimişçesine savrulanlar; azığı aşk olan ruhlar... Bir elleriyle gökyüzünden aldıklarını, öbür elleriyle insanlara, ancak onlar dağıtabilirler..., Gönüllerini gerçek birer gökküre, vücutlarını gerçek birer yerküre haline, ancak onlar getirebilirler...  Yanaklarını bir gülün yapraklarına dayamış gibi boyunları bükük, dünyanın gamından, telaşından uzak, can şerbetini içmişçesine sarhoş olarak, ancak onlar dönebilirler...

 

Yer döner, boşluk döner, âlem döner.... Işığın etrafında dönmeye mahkûm pervaneler gibi, aşk şerbetini içen canlar, Hakikat’in etrafında döner... Canlar, gezegenlerin, güneşin, ayın, dünyanın, evrenin dönüşüne katılırlar. Artık yer ve gök, ışık ve karanlık, dünya ve ahiret  birbirine geçer. Artık, Vahdet (Birlik) arayışı başlamıştır. 

 

Ve diller susar, akıl susar, fikir susar... Konuşan, yanık sesinden çıkan sırlarıyla ney’dir, kudümdür, cezbedir... Bir de “Gönüller Sultanı” Mevlânâ konuşur:   

 

Ben hâcetler kıblesiyim; Gönlün kıblesiyim ben.

Ben Cuma mescidi değilim, İnsanlık mescidiyim ben.

Ben saf bir aynayım, Sırrım dökülmemiş, Paslanmamışım.

Ben kin dolu bir gönül değilim, Sina Dağı’nın gönlüyüm ben.

Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum, benim sarhoşluğumun sonu yok.

Tarhana çorbası içmem ben; Can yemeği yerim, can şerbeti içerim...

 

Mevlevi dervişleri SEMÂ’YI özel bir yerde gerçekleştirirler. Bu özel yere SEMÂHÂNE deniyor…  Sema’yı uygulayacak dervişe ise, SEMÂZEN... 

 

Semâhânenin sağ tarafı madde âlemi... Sol yanı ise, o madde âleminin içi; yani görünmeyen mâna âlemi...Bu mâna âleminde herşey, semboller aracılığıyla anlatılıyor.

 

Mevlevi dervişi semâ anında, musikiye uyup sağdan sola, hırkalıysa sağ eliyle hırkasının yakasını tutup göğsünü biraz açarak, sol eliyle bel hizasında, hırkanın sağ yanını, açılmaması için tutarak... tennûreli ise, kollarını açarak döner.

 

Semazenlerin elbiselerine HIRKA, uzun iç gömleklerine TENNÛRE deniyor.

 

Hırka dervişin mezarı; tennûresi ise kefeni...

 

TENNÛRE, kefenin simgesi olduğu kadar; gökyüzünün, ruhlar âleminin de sembolü.. Destegül ve tennûrenin rengi genellikle beyaz... Ama çocukların ve gençlerin tennureleri- onları heveslendirmek amacıyla olsa gerek- krem, kavuniçi, pembe, yeşil ve bordo renginde de olabiliyor...

 

Semâzenler başlarında deve tüyü renginde bir SİKKE taşıyorlar. Sikke, mezartaşını simgeliyor...

 

Mevleviliğin en büyük sembollerinden biri olan NEY, Kur’an-ı Kerim’e göre Kıyamet Günü İsrafil'in üfleyeceği SÛR BORUSU.. Ney aynı zamanda, yedi deliğinden ve insan sesine en yakın sesi çıkarmasından dolayı, İNSAN’ı da sembolize ediyor... Ve semazenler neyin – Sûr Borusu'nun - sesiyle ALLAH’la birliğe-vahdete ulaşmak üzere, dirilmeğe başlıyorlar.

 

Buna, DEVR-İ VELEDİ’ye kalkış deniyor...

 

Semâ Âyini içindeki üç devir, ya da üç selâm: BİLME, GÖRME ve OLMA erdemlerini simgelediği gibi… MUTLAK VARLIK’tan cansızlar, bitkiler ve canlılar alemine erişmeğe de işaret...

 

Semazenler kollar çapraz, eller omuzlarda, DEDE’den izin istemektedirler... İzni alan yavaşça kollarını açar ve müziğin ritmine uyarak dönmeğe başlar.  

 

NEY TAKSİME GİRER            SEGÂH PEŞREV

 

Semâ ederken baş omuza düşmüş; sağ el dua edercesine göğe açık; sol el , avuç ayası yere dönük, aşağıya doğru sarkmıştır. Artık  semâzen, insanlar ile MUTLAK VARLIK arasında bir köprü oluşturmaktadır:

 

“HÂK’tan aldığımızı, halka veririz... Hiçbir şeyi kendimize mal etmeyiz.. Biz yokuz... Görünüşte varolan Allah’tır... Biz Allah’a vasıtalık eden bir suretiz….

 

Evet… Tennûresinin içinde erimişçesine savrulan Semâzen, bir eliyle gökyüzünden aldığını, öbür eliyle insanlara dağıtma gayretine giriyor… Gönlünü gerçek bir gökküre, vücudunu gerçek bir yerküre haline getiriyor...  Ve yanaklarını bir gülün yapraklarına dayamış gibi boynu bükük, dünyanın gamından, telaşından uzak, can şerbetini içmişçesine sarhoş olarak, dönüyor, dönüyor...

 

O döndükçe yer dönüyor, boşluk dönüyor, âlem dönüyor.... Işığın etrafında dönmeye mahkûm pervaneler gibi, aşk şerbetini içen cân, Hakikat’in etrafında dönüyor... Cân, gezegenlerin, güneşin, ayın, dünyanın, evrenin dönüşüne katılıyor. Böylece yer ve gök, ışık ve karanlık, dünya ve ahiret  birbirine geçiyor.

 

Böylece Vahdet (Birlik) arayışı başlıyor.

 

Ve diller susuyor, akıl susuyor, fikir susuyor... Konuşan, yanık sesinden çıkan sırlarıyla sadece ney oluyor… kudüm oluyor…  cezbe oluyor... Bir de “Gönüller Sultanı” Mevlâna konuşuyor:   

 

“Canların Kâbe’sisin sen, çevrende tavaf etmedeyim”.

 

“Semâ’ya girdin mi, iki dünyadan da dışarı çıkarsın. Semâ’nın şu âlemi iki âlemden de dışardadır... Yedinci göğün damı, yüce bir damdır. Amma Semâ merdiveni bu damı da aşar geçer… bu damdan da yücedir... Ondan gayrı ne varsa ayağınızın altına alın, vurun ayağınızı ezin. Semâ sizin malınız, mülkünüz; siz de semanın malı, mülküsünüz.”

 

İrfan ve sevgi güneşi Mevlânâ, 5 Cemâziye'l-âhir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek, 66 yaşında iken ebediyet âleminin asumanına doğdu. Mevlâna ve Mevleviler, o geceye Şeb-i Arûs, yâni “yeniden doğuş günü” derler.

 

Mevlânâ: "Ölümümüzden sonra türbemizi yerde arama; bizim mezarımız ariflerin, insanlığı sevenlerin gönlündedir". demişti...

 

Mevlânâ, çağımızın insanını, bir eli tâ uzaya ulaşmış insanını- ileri uygarlık düzeyine rağmen - yarım bırakan sevgisizlikten kurtarmak için gelmiştir ve şöyle haykırmıştır :

 

              " Halkla candan kul oldum,

                Canım canlarına karıştı, birleştiler.

                Ben bir canım amma, yüzbinlerce cânım var benim."

 

Ta 13.yyıl Anadolu'sundan gelen bu sesleniş, 21.yyılın Türkiye'sine, ve buradan da bütün dünyaya yankılanmalıdır. Türk aydınının en büyük görevlerinden biri de bu olmalıdır...

 

Dolayısıyla ve izninizle selam olsun Anadolu'dan, dünyaya seslenmiş olan bu sese... İnsanları birliğe, dirliğe, dostluğa, barışa yani sevgiye çağıran bu sese selam olsun...

 

Ali Rıza Saysen, İzmir

 

 

 

 
                                                                                     Sayfa Başı                    Ana Sayfa